in

BİREYSELLİK KISKACINDA İŞTEŞ FİİLLER

Öykü Başaran yazdı…

Giderek azalan odak süreleri, iletişimi bir hayli sınırlayan zayıf kelime dağarcığı, yarıda bırakılan film ve kitaplar, bilimsellikten uzak niteliksiz eğitim, umutsuzluk, işsizlik, kiraya bile yetmeyen asgari ücret, baskı, sansür. Böyle sıralayınca yıllardır beynimize yer etmiş odaların kapılarını açan belli başlı kelimeler ve kelime grupları, belki de hali hazırda bir bütünü ifade ediyordur. Belki de bireysellik biraz ‘overrated’dır ve hepimiz aşağı yukarı aynı dertlerden muzdaribizdir; çünkü bu dertler şahsi birer bahtsızlık değil, sistemik sonuçlardır.

Günümüzde, kişinin kendilik algısındaki “değerli olma” anlatısı herkesin kendi hayatlarındaki özgün deneyimlerinden, dertlerinden ve bunların biricik olması üzerinden kurgulanıyor. Adeta herkes kendi fanusunda. Sanki aynı havayı solumuyoruz, kolektif süreçlerden geçmiyor, kolektif acıları çekmiyoruz. Peki neden?

Birlikte bir şey yapmanın giderek değersizleştiği dönemde işteş fiiller popülerliğini yitiriyor: yardımlaşmak, tartışmak, dayanışmak, gülüşmek, ağlaşmak, dertleşmek, kucaklaşmak, paylaşmak ve niceleri. İnsan hayatının en ücra köşelerine de sirayet eden bireysellik kıskacında her gün yeni bir sabaha uyanmak, zorlu olsa gerek. Oysa insan en beylik tanımlama ile sosyal bir varlıktır. İlkel dönemlerinde birlikteliklerini mühürleyen emek olgusu sayesinde nesillerin devamlılığını sürdüren insanlık; dünyayı birlikte yarattığı, kafasını çevirse dört yanında görebileceklerinden ayrı düştü.

Aslına bakarsınız üretim hala kolektif bir süreçtir. Hatta o kadar kolektif bir süreçtir ki bir telefonun üretimi için binlerce emekçi direkt ya da dolaylı olarak üretime dahil olur. Hammadde için Afrika’da, parça üretimi için Çin’de, montaj için Vietnam’da çalışan işçiler bir yana dursun telefonun üretiminde yılların verdiği bir bilgi birikimi vardır. Bir işçinin emeği, bir başka işçinin emeğinde yeniden yeşerir. Üstelik işçi, kendi emeğiyle ortaya koyduğu ürüne maaşını yettiremez. Bu durum, üretimin toplumsallığı ile tüketim ve mülkiyetin benciliği arasındaki filizlenen bir kavgadır aslında. Üretirken küresel çapta üreten sınıf, geri kalan süreçlerde tek başınadır. Kapitalist sistemde yaşayabilmek için yaptığımız en temel şey olan işçilik bile bu denli toplumsal iken bireyselliğin herhangi bir birliğe ket vuruyor olmasını, dil bilgisi derslerinde işteş fiil sanılan yalancı bir işteş ile inceleyelim: yabancılaşmak. Bu fiil, özneyi kendinden ve yanındaki özneden uzaklaştırırken işçi sınıfını sistemin çarklarına terk eder.

Yaratıcılığını kullanmayan, yaşayabilmek adına adeta bir makineye evrilmeye çalışan insan, bir makine değildir. Zorunluluklar içinde “mış” gibi yaparak var olmaya çalışan insan yabancılaşır; çünkü toplumların tarihini oluşturan emek olgusu yaratıcı bir eylem olmaktan çıkıp yalnızca hayatta kalabilmeyi ifade eden sistem içi bir sürece indirgenmiştir. İnsanın üretebilmesi, sermayeye ve patronlara hizmet eden bir aygıta dönüşür. Kendi türünün en temel özelliği olan bilinçli ve özgür üretme yetisine yabancılaşan insan, doğalında kendine yabancılaşır. İşçi, diğer işçilerle fiziksel olarak “işteşlik” gösterse de herkes kendi fanusunda ürüne, kendisine ve birbirine yabancıdır. Aynı mekanlarda diğer emekçilerle aynı kaderi paylaşan emekçi; parçası olduğu toplumun bir öznesi gibi değildir, nesneleşmiştir. Tabiri caizse kapitalizmin çürüyen mayasıyla günbegün yoğurulan insan, zamanla sermayenin tam istediği kıvama gelir.

Üstüne, yakın geçmişte neo-liberalizm bireyciliği yeniden üretmenin yeni yollarını bulmuştur. “Yeterince çalışırsan ve gerçekten istersen başarırsın!” yalanı en çok satanlar listesindedir. Oysa daha içine doğduğumuz yarışın en başında, eşit fırsatlara sahip değiliz. Hegemonyasını türlü yollarla aklayıp paklayan düzende, herkes kalabalıklar içinde yalnız olan o “modern” figüre dönüşür. Sonuç olarak da günümüzde modern insan, kopuk kopuk devam ettiği hayatında gerçek işteşlerin ekmeğini pek de yiyemez. Sermayeye karşı yanındakiyle omuz omuza vermeden bireyselliğinde kaybolur gider, kendini gerçekleştiremez.

Belki de yapılması gereken modern yabancılaşmayı, işçi sınıfı öncülüğünde geçmişin tozlu sayfalarına gömebilmek ve işteş fiillerin yeniden popülerleştiği bir hayatı kurmak olacaktır. Bizleri toplumsallığımızdan alıkoyan, ne kadar özel ve eşsiz dertlerimiz olduğunu, tek başımıza aklımıza koyduğumuz her şeyi gerçekleştirebileceğimizi anlatan kişisel gelişim kitaplarını bir kenara koymak iyi bir başlangıç olabilir. Bireysellikte boğularak örgütlü yapılardan oluşan bir sistemle tek başına mücadele etmek pek mümkün değildir, çünkü hem sınıfın hem bireyin özgürleşmesi için ekmek ve gül günlerini yanındakiyle beraber çatışarak kazanmak gerekir. Güncel öğretinin aksine bizleri biricik kılan da yalnızlıklar içinde birbirimizden ne kadar “farklı” olduğumuz değil, kalabalıklar içinde birbirini öne çıkaran çeşitliliğimizdir.

BU İÇERİĞİ OYLAYIN.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir