in

ANA: TOPLUMCU GERÇEKÇİLİĞE ÖNCÜLÜK EDEN BİR ESER

Deniz Bora Salıcı yazdı…

Rusya’da 20.yüzyılın başlarında halk, içinde bulunduğu zorlayıcı yaşam koşullarıyla başa çıkmak için uğraşıyor. İnsanlar içinde bulundukları düzenden ve yaşadıkları hayattan hoşnutsuz. Bu durumdan kurtulmak amacıyla yeni çözümlere yöneliyorlar. Bunun sonucunda yavaş yavaş bir mücadele güçleniyor. İşçi sınıfı ise bu mücadelenin öne çıkan bir aktörü. İşte Maksim Gorki’nin “Ana” romanı böyle bir dönemin ürünü.

Bu yazı bir romanın detaylı özetini yapmaktan çok bu eserden yola çıkarak farklı farklı konulara değinmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla karakterlerden, kitaptaki olayların konusu ve akışından biraz söz etmek yeterli olacaktır.

Kitap yoksul bir aileden bahsederek başlıyor. Pavel, babası vefat ettikten sonra annesi Pelageya ile yaşamaktadır. Pavel de, babası Mihail gibi yakınlardaki bir fabrikada çalışarak evin geçimini sağlıyor. Anlatılan bu insanlar başlangıçta içinde yaşadıkları toplumdan pek farklı değiller. Zaman içinde Pavel şehir merkezinde başka insanlarla tanışıp konuşmaya başlıyor. Eve getirdiği kitapları okuyor. Pavel bir dönem neredeyse tüm zamanını aldığı kitapları okumak ve üzerlerine düşünmekle geçiriyor. Bu durumu annesi fark etse de bir anlam veremiyor. Pavel artık içlerinde bulundukları düzenin değişmesi gerektiği fikrini benimsiyor. Annesiyle de bu meseleleri tartışmaya başlıyor. Bir gün arkadaşlarıyla günün siyasi meselelerini tartışmak için Pavel’in evinde toplanıyorlar, o günden sonra evleri herkesin gelip tartıştığı bir alan haline geliyor. Mücadeleleri böyle başlıyor. Pelageya oğlundaki bu değişimi hem merak hem endişeyle karşılıyor. Fakat sonrasında o da bu mücadeleye dahil oluyor. Pavel tutuklandıktan sonra onun sorumluluğunu üstlenmesiyle daha da öne çıkıyor. Kitap da aslında onların bu öyküsünü anlatıyor.

Bir eserde pek çok ilgi çekici unsur bulunabilir fakat bazıları okuyucunun aklında yer edinir. Karakterlerin kitabın başında tasvir edilen hali ile yaşadıklarından sonra geldikleri nokta arasında ciddi fark olduğu görülebilir. Başlangıçta Pelageya da, oğlu Pavel de içlerinde yaşadıkları yoksulluk ve sömürüye, etraflarındaki adaletsizliğe büyük ölçüde kayıtsızdırlar. Sonrasında bunların değişmesi gerektiği bilincine varırlar. Fakat mesele sadece bu konuda bilinç edinmek değildir. Değişen fikirlerle birlikte insanın kişiliği de değişir. Eğitimsiz, bilgiye önem vermeyen, itaatkar, toplumun tüm kötü özelliklerini taşıyan kişiler olarak tasvir edilen insanların yaşadıkları dönüşümle bu özelliklerini geride bırakma çabaları etkileyicidir.

Bir romanı, üstelik bahsettiğimiz türden bir romanı anlamak için o dönemin koşullarına ve o zamanın olaylarına bakmak gerekir. Bu roman Rusya’da gerçekleşen 1905 Devrimi’nin hemen ardından yazılıyor. 1905 yılında gerçekleşen bu devrim, halkın Çar’a kendi demokratik taleplerini kabul ettirmek için başlattığı bir harekettir. Bu olay sonucunda Rusya’da ilk kez parlamento (Duma) kurulmuş ve anayasa hazırlanmıştır. Fakat bu hareket hedeflerine ancak kısmen ulaşabilmiş, Çar’ın otoritesi büyük ölçüde korunmuştur. Bu roman da biraz o dönem oluşan yenilgi ve yılgınlık havasını dağıtmayı amaçlamıştır.

O dönem düzene muhalefet edenlerin cezalandırılmaya çalışılması olağan görülmektedir. Yazar da bu kitabını sürgün koşullarında yazmıştır. Yine, bir kitabı değerlendirirken yazarının yaşamına ve sanata nasıl yaklaştığını öğrenmek faydalıdır. Maksim Gorki’nin hayat hikayesinden bahsedersek; onun zor bir çocukluk geçirdiğini ve erken yaşta çalışmaya başladığını biliyoruz. Sonraki yıllarda da eserlerinde bu yaşadıklarının etkisi vardır. Yaşam öyküsünü “Çocukluğum’’, “Ekmeğimi Kazanırken’’ ve “Benim Üniversitelerim’’ romanlarından oluşan serisinde otobiyografik tarzda anlatıyor. Yazarlığa gençken başlıyor. Kendini bir gazetede çıkan “Makar Çudra” adlı eseri ile tanıtıyor. İlk romanı “Foma”dır. “Ana” ise en çok tanınan ve okunan eseridir, yalnız yazıldığı topraklarda değil pek çok ülkede basılan bir kitap olmuştur. Rusça’dan diğer dillere en çok çevrilen romanlardandır. Daha sonra “Ana” romanı tiyatro ve sinemaya da uyarlanmıştır. Maksim Gorki romanlarıyla öne çıksa da öykü, tiyatro, şiir ve anı türünde eserleri vardır.

Bu eserin edebiyat tarihindeki önemi ise toplumcu gerçekçilik (sosyalist realizm) akımına öncülük etmiş olmasıdır. Toplumcu gerçekçilik, kısaca özetlemek gerekirse, sanatta ve edebiyatta sıradan insanların yaşamı ve mücadelesini konu edinen bir akımdır. Tüm dünyada toplumcu gerçekçi sanat geliştirilirken Maksim Gorki sıkça örnek alınıyor. Sovyet edebiyatına bu anlayış egemen oluyor.

Bu kitap gördüğüm kadarıyla bugünlerde eskisi kadar okunmuyor. Oysa Gorki’nin klasikleşmiş bu romanının içinde hala üzerine düşünülebilecek pek çok konu vardır.

BU İÇERİĞİ OYLAYIN.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir