in

BİR KORUMA ÖRGÜTÜ OLARAK NATO?: HALKIN MI, SERMAYENİN Mİ?

Aras Ağırman yazdı…

Epstein Koalisyonu’nun İran’a dayattığı savaş doğrultusunda Türkiye’nin gündemine oturan ve dolaşımda aleyhinde argümanların adeta bir ulusal ihanet olarak gösterildiği NATO ve NATO’nun başını çektiği bu “Kapitalist Enternasyonal”den çıkış polemiği hiç hız kaybetmeden devam ediyor.

NATO, 1949 Nisan’ında Kuzey Atlantik Antlaşması’yla Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki yayılımını önlemek gayesiyle, sermaye iktidarını tehdit eden en güçlü unsur olan işçi devrimini önlemenin aracı olarak kurulmuştur. Yoğunlaşma sürecinin nihai kertesindeki sermayenin kendini savunma refleksi; Churchill’in, Doğu Avrupa’nın Sovyet nüfuzu altına girmesine karşılık 5 Nisan 1946’da Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine bir “demir perde” indiğini ilan etmesinde görülebilir.

Ülkemiz de daha 5 Nisan 1946’da Amerika’nın “hür dünyasının” yanında saf tuttuğunu, 11 Kasım 1944’te ölen Türkiye ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşının Türkiye’ye Amerikan savaş gemisi Missouri ile getirilmesiyle göstermektedir. Memleketi ziyarete gelen bu ABD gemisi coşkulu bir şekilde karşılanacaktı; Dolmabahçe’de düzenlenen cenaze törenine ABD askerleri katılacak, bu askerler için çeşitli yemekler ve şatafatlı gösteriler organize edilecekti. Savaş gemisinde de ayrı, daha resmi bir kokteyl partisi düzenlenecekti. Bu meselenin Churchill’in konuşmasıyla ardışık tarihlerde olması manidardır. Anlaşılan o ki Sovyetler’e karşı bariz bir konumlanma vardı.

Aynı yıl “7 Eylül Kararları” açıklandı. Bretton Woods sistemine entegre olarak TL ilk defa devalüe edilecek, Amerikan sermayesinin pazarlarıyla eklemlenmiş bir dış ticaret dinamiğine girilecek, 1947’ye gelince ise IMF ve Dünya Bankası’na üye olunacaktı. Emperyalizmin finans-kapitaline, tekeliyetine entegrasyon başlıyordu.

İngiltere’nin Türkiye’yi ilk adıyla MEC (Orta Doğu Komutanlığı), sonraki adıyla MEDO (Orta Doğu Savunma Örgütü) gibi kendi sermaye tekellerini yeniden güçlendireceği bir planın ana aktör ülkesi olarak belirlediği bir planı bile vardı. Ama Haziran 1950’de patlak veren Kore Savaşı’yla bu plan rafa kalkacaktı.

Savaşın başlamasından hemen 1 ay sonra Amerikalı Senatör McCain, yurdumuza gelip Türkiye’nin Kore Savaşı’na fiilen yardımının Türkiye’nin NATO üyesi olmasını sağlayacağını söyleyecekti. Aynı gün Demokrat Parti iktidarı Kore’ye asker gönderme kararı alacak, savaşın sonlandığı tarih olan 1953’e kadar 14.000’den fazla askerini Kore’ye gönderecekti. Bu durum karşısında dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Dulles, dalga geçercesine “Türk askeri çok ucuz, bize maliyetleri adam başı 23 cent” diyecekti. Böylece Türkiye, kendi ülkesinin insanlarını dünyanın diğer ucunda ölüme gönderme bedelini ödeyerek NATO’ya tam üye olarak girmiş olacaktı.

Bu noktada yazının başat sorusuna yanıt getirmek üzere konuya girişme isteğindeyiz: “NATO güvenliğimizi tesis eden bir savunma örgütü müdür, NATO’dan çıkış Türkiye’yi bu anlamda bir iflasa mı sürükleyecektir?”

Elbette dolaşımda olan argümanların kendi bilgi rejimini de dayatması, kendi anlatısını tahsis etmesi bakımından saldıracağımız ilk yer paradigmanın ta kendisine olmalıdır; fakat böyle bir tartışmayı vermek bu çalışmanın kapsamını aşacaktır. Dolayısıyla NATO’nun konumu, örgütlenme biçimi, davranış refleksleri gibi başlıklar altında kısaca NATO’nun siyasi anatomisini vermeyi uygun gördük ve bir de bonus başlık ekleyerek NATO’nun hangi kirli şebekelerle iç içe olduğunu açıklamaya çalıştık.

Öncelikle, NATO’nun anakronik olarak incelenmesinin önüne geçebilmek için şu temel önermeyi yapmayı uygun görüyoruz: NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi devriminin cisimleşmiş devleti olan Sovyetler Birliği karşısında kendini ortaya koyan sermaye örgütlenmelerinin (CIA, IMF, Dünya Bankası) antikomünist askeri-siyasal uzamıdır.

Buradan yola çıkarak şu noktaların anlaşılmasını önemsiyoruz:

  1. NATO bir “dünya barışı muhafızı” değil; aksine egemen sınıfın, sermaye sınıfının güvenliğinden başka hiçbir şeyi savunmayan bir savaş örgütlenmesidir.
  2. NATO, CIA gibi örgütlerden ayrı düşünülemez ve bunlar birbirini tamamlayan aynı bütünün (kapitalist küresel kara düzenin) ayrı kollarıdır. 

Keza bu sistemin, kuruluşu itibariyle devşirdiği istihbarat yapılanmalarının eski Nazi kadrolarıyla dolu olmasının dikkat çekiciliğiyle beraber (bkz. Gehlen Örgütü [1]), çekincesizce diğer ülkelerin içişlerinde hararetli faaliyetler gösterdiği (kurumlar, eğitim vs.) ve bunu daha kuruluşunda stratejik programı olarak tayin eden [2] bir yapılanma olduğu açıkça görülmektedir.

NATO’nun, Türkiye’yi korunaklı kılan bir yapı olarak okunması için öncelikle sermaye sınıfıyla halkın güvenliği arasında bir tercih yapılmasının gerekliliğini ortaya koyarak, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan kıyımların NATO menşeili silahlar ve bombalar kullanılarak gerçekleştirilmesinin ne kadar manidar olduğunu sorguluyoruz.

Şunu da belirtmekte fayda var: Ülkemizde herhangi bir işçi hareketi karşı hegemonya yaratacak tahakküme ve örgütlülüğe kavuştuğunda önümüzde kimin konumlanacağını öngörmeliyiz. 1977’nin 1 Mayıs’ında yüz binlerin sokağa inmesi sonrası gerçekleşen “tesadüfi” katliamdan, 1978’in 16 Mart’ının “tesadüfi” öğrenci katliamına; 92 Newrozlarının “tesadüfi” kıyımlarından Maraş’a ve NATO’nun dolaylı veya direkt olarak dahil olduğu pek çok kanlı saldırıya kadar ders çıkarma borcumuz olduğunun bilincindeyiz.

Tam burada bahsettiğimiz şekilde bir bonus soru eklemekte sakınca görmüyoruz: “NATO üyesi ülkelerin kurumsal liyakatı, bu ülkelerdeki kurumlar yoluyla tesis edilen ve bazılarımızın hayallerini süsleyen Avrupa/ABD merkezli statüko, nasıl oldu da ‘kurum-üstü’ bir kirli zengin şebekesi yarattı ve nasıl oldu da bu şebeke siyasal etki alanlarının başat aktörlerini bünyesinde barındıran bir iç yapıya sahip oldu?” Bu sorunun cevabını bulmak üzere Türkiye basınında oldukça alan kaplayan, ancak bakıldığında gediklerle dolup taşan şu “kurumculuk” argümanı üzerinden kısaca geçeceğiz.

Belki de kısa bir ifadeyle NATO merkezli bu statükonun varoluşunun ön koşullarını, Epstein ağıyla karşılıklı bir kirli ticarete girmeden burjuva örgütlülüğüne kavuşulamayacağı ve aslında burjuva sınıfı tehdit altında olmadan kendi özüne içkin biçimde nereye gideceğini görebileceğimiz şu somut örnek üzerinden anlamamız gerektiğini ifade etmek istiyoruz.

Birincil vurgumuzu, kurumların tarihi aşan ve bu anlamda metafiziksel bir toplumsal reçeteyle toplumu yaşanabilir, sağlıklı bir yer haline getiremeyeceğine yapmak istiyoruz.

İşçi sınıfının taleplerini sermayeden çekip koparacak kudrette olmadığında veya NATO ülkelerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla beraber kendi işçi sınıfına refah yaratması, sürekli kazanım ortaya çıkarması gereken bir rekabet denkleminde olmadığı zaman bu tür zengin şebekelerinin kuruluşuna yol açacak herhangi bir tehdit ya da yaptırım olmadığını görüyoruz.

Tabandan gelen, işçi bir aileden çıkmış ve bir biçimde yeterli gelişkinlik göstermiş bireylerin sözümona istihdam edilmesi için bu tür kirli ağlarda, en nazik ifadeyle kendinden ödün vermesi gerekmektedir. Böyle bir yükselişin hayal edilemez yaralar bırakacağı elbette aşikârdır.

Bu hastalıklı ağların ortaya çıkmamasının tek yolu; sınıf savaşının sermayeyi istikrarla tehdit altında tutması ve burjuvazinin ise hegemonluğunun çelimsizleşmemesi adına sürekli olarak meşruiyet aramak zorunda kalması, böylece ortaya çıkamamasının sağlanmasından geçmektedir. Çünkü bu tür burjuva ağlarının ahlaken kınanmakla sınırlanılacak bir olgu değil, kapitalizmin öz üretimi olduğunun altını ısrarla çiziyoruz. Bunu Mehmet Akif Ersoy davasında Türkiye’de de gözlemlemekteyiz; fakat Ortadoğu’da siyasi etkiye sahip Tom Barrack gibi insanların Epstein ağıyla bir biçimde ilişkiye girmiş olmasının şaşırtıcı olmadığını, yapısal olarak bu sermaye şebekeleriyle yükselmenin salt güzergâh olduğunu söylüyoruz.

Aslında hiçbir zaman toplumsal antlaşmalar yoluyla “birey”lere yükseliş olanağı tanınmamıştır; bireylerin kendilerine yakışan bir hayata ulaşmaları ancak bu şebekeler ve bu şebekeleri yaratan sistemin yıkılmasıyla mümkün olabilir.

Tüm bunlarla beraber 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesiyle söz konusu dosyadaki insanların ülkemizin başkentinde toplanıp iç ve dış siyasetimizi, ekonomi politikalarımızı belirleyecek olmasını hatırlatmayı önemli görüyoruz.

Kapitalist enternasyonalin, kendi yayılımını genişletmek için bizim ülkemizin halkını savaşa sürükleme tehlikesini sürekli göz önünde bulundurmalıyız. Kapitalist enternasyonalin askeri ve siyasal uzamı olan NATO’nun bir güvenlik garantörü olmadığını pekiştirirken, bu örgütlenmenin peşkeşçisi olmaktan çıkışın bizi iflasa uğratıp uğratmayacağını ise Epstein Koalisyonu’nun İran’ı işgal hedefiyle açtığı savaş ekseninde irdelemeyi uygun görüyoruz.

ABD’nin gittiği hiçbir yere özgürlük, barış veya refah getirmediği apaçıktır. ABD’nin İran’daki hedeflerinin başında İran’ı 3. Dünya ülkesi olarak görüp halkından ucuz işgücü ordusu yaratma isteği yatıyor ve tabii ki Filistin’in işgali gibi İsrail’in kendi “özgürlük” alanı kapsamında tanımladığı faaliyetlerinin karşısında durabilecek bir güç olması da buna dahildir.

İran Savaşı’nın başından bu yana haftada bir Türkiye’nin hava sahasına girecek biçimde misilleme yapıldığı, bu bağlamda Türkiye halklarında İran’a karşı bir öfke yaratılmaya çalışıldığını görüyoruz. Türkiye savaşa sokulmaya çalışılıyor. 13 Mart’ta İncirlik’e de gelecek biçimde bir misilleme yapılması gibi tekrarlanan olaylar, bu dediğimize örnek teşkil edebilir. İran’ın delirmişçesine çevre ülkelerine balistik füze attığı bir gerçeklikte yaşamadığımızı zaten biliyoruz.

Bu dediklerimizin daha bütüncül şekilde kavranması adına hemen bir alt başlık açarak, “Türkiye madem ki NATO’ya, Epstein Koalisyonuna bağımlı, neden onlarla beraber fiilen bir kara harekâtı başlatmadı veya meşhur ‘İHA/SİHA’larını İran’a atmadı?” gibi akıllara takılabilecek bir sorunun cevabını düşünüp Türkiye’nin emperyalist sistem içinde nereye oturduğunu anlatmak istiyoruz.

Bunu “alt-emperyal ülke” kavramıyla beraber emperyalist hiyerarşiyi anlatarak açıklayabileceğimizi düşünüyoruz: Hiyerarşinin başını çeken Amerikan sermayesi en üstteki asıl güçtür. Derebeyi gibi düşünebiliriz; toprağın (dünya kaynaklarının ve finans sisteminin) asıl sahibi. Tüm sistemi o yönetiyor ve kuralları koyuyor. Alt-emperyal ülkeleri de bu dev sermayeye hizmet eden sadık bir “kahya” olarak düşünebiliriz. Kendisi de aslında en üstteki derebeyine (küresel sermayeye/büyük güçlere) göbekten bağlıdır; yani teknik olarak sistemin bir parçası ve hizmetkârıdır. Ancak kendi altındaki serflere (daha küçük veya komşu ülkelere) karşı derebeyinin yetkilerini kullanır. Bölgesindeki diğer serfleri denetler, gerekirse onları bastırır ve onlardan “haraç” (pazar payı, kaynak) toplar. Topladığı bu gücün bir kısmını kendine ayırırken, büyük kısmını sistemin devamını sağlamak üzere derebeyine aktarır.

Bu haliyle Türkiye örneğin söylemsel olarak Filistin yanlısı olabilir; ama dediğimiz gibi büyük ağabeyiyle çelişecek ekonomik davranışlar gösteremez, fiili olarak Filistin’in yanında olamaz. Dolayısıyla NATO’dan çıkış; bu Amerika merkezli tekelci sermaye ağının terki ve siyasal-ekonomik bağımsızlığa kavuşmak demektir.

Yazımızı, Türkiye halklarının ivmesi süratle artan NATO faaliyetlerine ve ülkemizde yapılacak NATO zirvesine karşı bir duruş almasının zorunluluğunu belirterek bitirmek istiyoruz. NATO’nun aparatı olarak kahyalığımızı sürdürmemiz bizi savaştan alıkoyma garantisini vermemektedir. Bizi savaşa sokacak bir yapı varsa, bu NATO’nun ta kendisidir.

 

[1] 2. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD güçlerinin güdümüne giren Gehlen, elindeki geniş Sovyet karşıtı Nazi istihbarat ağını Amerikalıların hizmetine sunmuştur. 1956 yılına kadar CIA tarafından finanse edilmiş ve NATO’nun Sovyetler Birliği ile Doğu Bloku hakkındaki birincil bilgi kaynağı haline gelmiştir. 1956 yılında Gehlen Örgütü, Batı Almanya’nın resmi dış istihbarat servisi olan BND’ye (Bundesnachrichtendienst) dönüştürülmüştür. Gehlen, BND’nin ilk başkanı olarak Batı Almanya’nın istihbarat kapasitesini NATO standartlarına getirmiş ve ittifakın savunma stratejilerine doğrudan katkı sağlamıştır. Bu bakımdan Gehlen’in NATO’nun istihbarat yapılanmasının çekirdeğini inşa ettiği rahatlıkla görülebilmektedir.

[2] “Dolaylı saldırıları önlemek için politik, ekonomik ve askeri bir sıra yardımlar yapılmalıdır. Askeri yardımların ilk hedefi, mahalli silahlı kuvvetlerin eğitimi ve silah donanımı olmalı… Mahalli kuvvetlerin eğitimi, partizan savaş ve taktikleri ile karşıt savaş taktiklerinin öğretilmesi esasına oturtulmalı. Bununla beraber pratikte görüldüğü gibi, sadece mahalli kuvvetlere bel bağlanamaz. Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin de bu harplere katılması gerekmektedir… Mahalli kuvvetlerin bütün komuta ve idare organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli. Fakat bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalı.”
(Prospects of America, Amerikan harp doktrinleri)

“CIA merkezlerinin programlarında yer alan Psikolojik ve Ordu-dışı Dolaylı Savaş çalışmalarında uygulanacak çeşitli yöntemler yerel koşullara göre değişir. Psikolojik savaş kapsamında; propaganda, gençlik ve öğrenci örgütleri, iş ve işçi örgütleri (sendikalar vb.), mesleki ve kültürel derneklerle siyasal partiler içinde yapılacak çalışmalar girer. Ordu-dışı Dolaylı Savaş çalışmaları arasında da; yasak bölgelere sızma, sabotaj, ekonomik savaş, kişileri rahatsız etme, ordu-dışı silahlı güçlere hava ve deniz yoluyla destek sağlama, silah verme ve eğitme vardır.”
(Halid Özkul, Emperyalizm CIA ve Türkiye, s.23)

BU İÇERİĞİ OYLAYIN.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir