Bir mahalle bir günde değişmez. Önce örgütlü hayat zayıflar. Derneklerin kapıları kapanır, gençlerin toplandığı alanlar azalır ve kolektif söz geri çekilir. Siyasal hayat mahalleden uzaklaştığında geriye yalnızca sessizlik kalmaz, aynı zamanda savunmasız bir toplumsal zemin oluşur.
Türkiye’nin emekçi mahallelerinde bugün böyle bir dönüşüm yaşanıyor. Bu mahallelerin tarihleri ve direniş birikimleri farklı olsa da ortak bir gerçek vardır: Örgütlü dayanışma zayıfladığında mahallede bir boşluk oluşur. Toplumsal hayat boşluk kabul etmez. Siyasal ve kolektif yapıların geri çekildiği yerde bu boşluk başka güçler tarafından doldurulur.
Tam da bu noktada çeteleşme güç kazanmaya başlar. Çete yalnızca suç işleyen bir yapı değildir, mahallede görünür bir güç ilişkisi kurar. Sokakta kim duracak, kimden alışveriş yapılacak, kim borç alabilecek ya da kim “sorun çıkaran kişi” olarak damgalanacak… Bunlara dair gayriresmî bir düzen oluşur. Çete gündelik hayatın içinde sürekli görünür hâle gelir. Bu görünürlük zamanla korkuya, korku ise kabullenmeye dönüşür. Böylece siyasal boşluk içinde “Abi” figürü etrafında kurulan yerel bir hegemonya ortaya çıkar.
Bu yapının güç kazanmasının önemli nedenlerinden biri de uyuşturucu ekonomisidir. Uyuşturucu mahallede yalnızca tüketilen bir madde değildir, aynı zamanda işleyen bir ekonomik mekanizma üretir. Tedariği, dağıtımı, sokak satıcılığı ve borçlandırma sistemiyle kendi içinde bir piyasa oluşturur. Bu piyasa kayıt dışıdır, başlangıç sermayesi gerektirmez ve işsiz gençler için hızlı para kazanma yolu olarak görünür. Neoliberal dönemin derinleşen yoksullaşma koşullarında bu durum daha da belirgin hale gelir. Günlük kazanç, anlık para akışı ve hiyerarşik yükselme vaadi gençlere kısa vadeli bir çıkış hissi sunar. Ancak bu çıkış hissi gerçekte bağımlılık, borç ve şiddet döngüsü üretir. Böylece uyuşturucu ekonomisi mahallede yalnızca bir ticaret değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişki biçimi hâline gelir.
Bu sürecin merkezinde gençlik yer alır. Çünkü gençlik hem en kırılgan hem de en hareketli toplumsal kesimdir. İşsizlik oranı yüksektir ve aidiyet ihtiyacı güçlüdür. Örgütlü siyaset geri çekildiğinde gençler kamusal alanda kendilerine meşru bir yer bulmakta zorlanır. Çeteler ise tam bu boşlukta devreye girer; güç hissi verir, “değerli olma” yanılsaması sunar ve kolektif aidiyetin yerine hiyerarşik bağlılık ilişkileri kurar.
Bu nedenle mesele yalnızca güvenlik sorunu değildir. Güvenlikçi politikalar çoğu zaman yalnızca çetelerin görünümünü değiştirir, ancak sorunun kaynağına dokunmaz. Sorunun kökeninde örgütlü toplumsal hayatın tasfiye edilmesi vardır.
Gerçek çözüm ise mahallede yeniden kolektif bir hayatın kurulmasından geçer. Gençlerin bir araya gelebileceği spor alanlarının, kültür merkezlerinin ve dayanışma ağlarının oluşturulması yalnızca sosyal bir ihtiyaç değil, aynı zamanda siyasal bir gerekliliktir. Çünkü örgütlü dayanışma güçlendiğinde çeteleşmenin ve uyuşturucu ekonomisinin zemin bulması zorlaşır.
Sonuç olarak, mesele bir mahallenin “suça yatkınlığı” değildir. Dayanışmanın zayıfladığı, kolektif sözün geri çekildiği ve gençlerin kamusal alandan koparıldığı her yerde bir boşluk oluşur. Bu boşluk çoğu zaman eşitliğin değil, şiddetin örgütlediği yapılar tarafından doldurulur.
Bugün emekçi mahallelerinde gördüğümüz tablo bir kader değildir, siyasal tercihlerin sonucudur. Eğer dayanışma üzerine kurulu kolektif hayatı yeniden inşa edemezsek, çeteleşme ve uyuşturucu ekonomisi o alanı doldurmaya devam edecektir. O zaman yalnızca gençliği değil, bütün mahalleyi kaybederiz.
BOŞ BIRAKILAN BİR MAHALLEYİ YA DAYANIŞMA DOLDURUR YA ŞİDDET.
