in

İSTANBUL SOKAKLARINDA MÜCADELE TARİHİ

Ada Adıyaman yazdı…

Şehr-i İstanbul… Saat akşam yedi suları, Galata’dasınız, güneş yavaş yavaş batıyor, günün son ışıkları “Altın Boynuz” Haliç’e vurmuş. Gökyüzünün turuncu tonlarının altında Sultanahmet, Süleymaniye camileri… Dikkatli bakarsanız belki de Ayasofya, kubbeleri güneşin son sarı ışıklarının arasında uzanıp gidiyor. Boğazı sarıp sarmalayan tarihi yalılar, saraylar… tıpkı resim karesi gibi. Haydarpaşa Tren Garı, Beylerbeyi Sarayı… Hava kararmaya devam ettikçe, dakikalar içerisinde şehrin uçsuz bucaksız ışıkları bir bir yanıyor, sizi şehrin yüzyıllar öncesine götüren tarihi parçalarıyla birleşince tamamlanmış bir yapboz hâline geliyor. Boğazda inci taneleri gibi gemiler geçiyor… İşte bu anda bir İstanbul masalı doğuyor! Belki düşlerinizden, belki bir kitaptan tanıdık gelen bir masal. İmparatorluklara ev sahipliği yapan tarihi, renklerin birbirleriyle ilk kez tanışırcasına parladığı kutlamaları, resim karesi manzaraları, masallara öykülere konu olmuş yaşantılarıyla İstanbul masalı.

İstanbul masalını “İstanbul Masalı” yapan asıl şeylerin biri de İstanbul’un yaşantılarıdır. Bir sürü ânı belleğinde tutan İstanbul, çok “büyük” insanları da evinde bir sürü kez ağırlamıştır. Krallar, komutanlar, padişahlar, paşalar… İstanbul nimetlerini paylaştırırken onları hiç es geçmemiş, fazlasıyla kayırmış, süsünde renginde görkeminde hep onları misafir etmiş. Misafir etmekle kalmamış, bu görkemi onlara hediye etmiştir. Elbet neredeyse bütün masal ve görkem onlara ait olunca, hikâyelerde de, bu renklerin içerisinde de bu şehri çekip çevirmekten, bu görkemi yaratmaktan başka kendisine bir yer bulamayan milyonlar olmuştur. Peki, kimdir bu milyonlar? Aslında masalın en büyük gerçeği, en önemli karakteri, her anın mihenk taşı onlardır; İstanbullular.

İstanbul’da, İstanbullular… 1872’de Hasköy Tersanesinden Kasımpaşa’da ödenekleri ödenmeyen 600 işçi, 1900’lerde Regie Tütün Tekelinin, Cibalı Fabrikasında ortalama 10 kuruş yevmiyeye yazın günde on dört saat kadar çalışan işçiler, aynı şartlar altında ezilen tütün satan 14 yaşından küçük çocuklar, çalışan yüzlerce 10-12 yaşında kız çocuğu… Onların İstanbul’unun, İstanbul masalından çok farklı gerçekleri var… Verem yaygın, günler uzun, tatil yok, bu işin- onlar yaratmadıkça- bir kaçışı da yok. bu bir sürü kötü koşulun içinde Rum’u Yahudisi Türk’ü yan yana, birlikte direnmek için birlikte yaşadıkları sefaletten başka bir neden tanımıyorlar.

Ve tabii, İstanbullular oldum olası sefalete, makus “talihlerine” karşı direniyor. Hasköy Tersanesi’nde ücreti ödenmeyen o 600 işçi iş bırakıyor, talepleri kabul edilene kadar grev yapıyor ve başarılı oluyorlar. İki ay sonra, Beyoğlu Telgrafhanesinde ikinci grev başlıyor. Ardından Cibali’de grev, 250 işçi, 50’si kadın yürüyorlar Karaköy’e. Sonraki senelerde, 1908’e kadar, toplam 22 grev daha tespit ediliyor; tersane, demiryolu, liman işçileri… II. Meşrutiyet sonrası bir grev dalgası daha. 30’dan fazla şehirde 111-119 grev. İstanbul’da tersane, tramvay, rıhtım, demiryolu, telgraf, fırın, bira, sabun işçileri. 100.000’den fazla işçi katılıyor. Ortalama %15 ücret artışı elde ediliyor. Hemen sonrasında Cibali’de en büyük grev patlak veriyor: yaklaşık 3.000 işçi. Talepleri basit: ücret artışı, günlük 9 saat altı çalışma, sağlık koşulları, 14 yaş altı çalışma yasağı. Mücadele ilerliyor, 1921 gelip çatıyor İstanbul’da genel grev: tramvay, vapur, banliyö treni, Feshane, Baruthane, Zeytinburnu fabrikaları duruyor. TSF merkezine kızıl bayrak çekiliyor, hedef berraklaşıyor, öfkenin okları sermayeye dönüyor. Sınıf adım adım bilinç kazanıyor… Enternasyonal Marşı çalınıyor. “Kent işgal altında.”

Cumhuriyet ilan ediliyor, zaman geçiyor, kent büyüyor, “gelişiyor”, farklılaşıyor, daha fazla insan İstanbullu olmak zorunda kalıyor, belki de hayallerle geliyor; bu sokaklara bağladıkları büyük umutları taşıyor. İlk başta toplu iş bırakma ve grevlere karşı kesin kanunlar çıkarılıp kararlar veriliyor ve daha önce işlerinden uzaklaştırılıp sürgün yiyen işçiler artık tutuklanıp cezalandırılıyor. Ardından, 1936’da grev yasaklanıyor. İki sene sonra bu yetmiyor gibi “sınıf esasına dayanan” örgütlenmeler yasaklanıyor. Elbette, bu yasa kaldırılmaya zorlanılıyor ve 1946’da 600 işyeri sendikası, 10.000’den fazla işçi örgütleniyor. Sendika kurma hakkını alan işçiler, hâlâ grev hakkına sahip olmamalarına cevaben “İşçi hakları anayasal güvence altına alınsın” mitinginde buluşup eylemler yapıyor… 1969, Beyazıt’tan Taksim’e “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” yapılıyor; işçilere sağcı gruplar sopalarla bıçaklarla saldırıyor. Polisin müdahale etmek yerine izlemesi sonucu iki işçi hayatını kaybediyor. Sonrasında sendikaların kapatılmasını hedefleyen bir yasa çıkıyor. İşçiler, ayağa kalkıyor. 15 Haziran’da 70.000 işçi, 113 işyerinden sokaklara dökülüyor. İşçiler öldürülürken sağlanmayan-sağlanılması tercih edilmeyen-“güvenlik” önlemleri, işçilere karşı alınıyor ve akşam sıkıyönetim ilan ediliyor. 16 Haziran’da 150.000 işçi, fabrikalardan yürüyüşe geçiyor!

Galata Köprüsü açtırıldı, vapurlar iptal, Vilayet önüne tank konuşlandırıldı. Levent ve Kadıköy’de ateş açıldı; 3 işçi, 1 polis, 1 esnaf hayatını kaybetti. Yüzlerce yaralı, 422 işçi atılmış, 162’si tutuklanmış…

Yasa, 9 Şubat 1972’de Anayasa Mahkemesince iptal ediliyor. Mayıs 1977 gelip çatıyor, DİSK çağrısıyla 300.000-500.000 kişi Taksim Meydanı’nda. Saat 19:00 sularında Sular İdaresi binası ve Intercontinental Otelinden ateş açılıyor, panzerlerle müdahale ediliyor. Kazancı Yokuşu’nda izdiham yaşanıyor! 36 kişi ölüyor, 130 yaralı var. 12 Eylül, Askeri Darbe oluyor, DİSK faaliyetleri yasaklanıyor, Sendika yargılanıyor. Kapatılıyor.

Lakin mücadele elbet yeniden ayağa kalkıyor, kamu işçilerinden kuryelere grev yapılıyor, sendikalar yeniden kuruluyor, bu sene de olacağı gibi yasaklanan Taksim Meydanı’nda işçiler Bir Mayıs’a yürüyor. Yani evet, kavga devam ediyor. Şekil değiştiriyor, büyüyor, daha da öfkeleniyor, göğe yükselen her yumrukla bir kez daha hesap sorup kızıyor, ama kavganın tarafları ve özü, değişmiyor. Asgari ücret üzerinden önerilen %1’lik sefalet zammına karşı 23 gün direnen ve taleplerinin pek çoğunun karşılanması ile kazanan Migros Depo İşçileri, Tazminatları için eylem yapan Dardanel İşçisi kadınlar, Eşit işe eşit ücret isteyen, grevde olan İtalyan Lisesi öğretmenleri, Nişantaşı’nda kış konserleri yapılırken birkaç sokak inince Gülbağ’da tuzlanmayan sokaklar, o masal diyarının altında Balat’tan Sarıgazi’ye uzanan gecekondular, yıkık dökük binalar, her gün kendilerinden önce başlayan bir kavgayı, İstanbul sokaklarının ve İstanbulluların kavgasını büyütüyor. Bu masal diyarının altında ince ince bezenmiş emeğin kavgası yatıyor. Her sabah yeniden doğuyor, baskılara boyun eğmeyen her anında İstanbul sokaklarını sarıp sarsıyor. Ele geçiriyor. Ve evet,

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın.”

BU İÇERİĞİ OYLAYIN.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir